Aç Ruhlar’ımıza: Senin olan güzeldir…

GençLig vakfının eğitim programlarını tasarlarken, SAHAN Restoranlar zincirinin sahibi Tahir Tekin Öztan ile bir röportaj gerçekleştirmiş ve hem girişimci, hem de bir birey olarak hayat felsefesini sormuştuk.

1961 yılında Gaziantep‘te beş çocuklu bir ailenin beşinci çocuğu olarak dünyaya gelen Öztan, o dönemde yaşadığı maddi zorlukların içinde yaşama nasıl baktığını anlatmıştı.

Ve o gün bugündür anlattığı o felsefe hep aklımda kaldı.

large_Baklava_Close_Up

Gaziantep baklavaları ile meşhur malum. Baklava almaya giderdik arkadaşlarla. Onların parası var, bende yok. Onlar bütün bütün alırdı baklavaları, benim yetmezdi cebimdeki üç beş kuruş. Çocuğum ve canım istiyor tabii ama yok işte… Ben de baklavanın kırıklarını isterdim ustadan. O paraya ancak baklavanın tepside kalan kırıkları alınabilirdi. Usta, o kırıkları, kağıttan yaptığı bir külaha doldurur bana öyle verirdi. Önce bütün arkadaşlarım dalga geçti benimle. Onlar sularını akıta akıta baklavaları yiyor, ben kırıkları… Ama ben hiç bozmadım istifimi. Baklava kırıklarını iştahla, keyifle, çıtırdata çıtırdata yedim karşılarında. Çünkü “benim olan güzeldi”. Bir zaman sonra bir baktım, çocuklar ustaya gitmiş, ellerindeki parayı uzatıp baklava kırığı istiyorlar….

Ne zaman “aç bir ruh” görsem anımsıyorum bu hikayesini…

Farkında mıyız gerçekten “bizim olanın güzel olan olduğunun”… 

Benim evim, benim işim, benim arabam… Bunlar benim olduğu için güzel…

Daha iyisi yok mu? Var… Var elbette. Daha iyisine ulaşmak istemekte, bunun için çalışmakta, bunu hayal etmekte de hiçbir sıkıntı yok. Tam tersine, insanı uyanık, ayakta, çalışkan tutar.

Ama iş ne zaman, saplantıya dönüyor, o nokta tehlikeli bir nokta…

Çünkü aç bir ruh, doymuyor… 

  • Çocuğunun aldığı 5 üzerinden 4 le yetinmeyip, başkalarının çocukları ile karşılaştırmaya…
  • İşine sürekli burun kıvırıp, başkalarının başarıları ile uğraşmaya…
  • Kendi yanındaki insanları unutup, başka hayallere dalmaya…
  • Telefonunun bir üst modeli çıktığında, alamadan rahat edememeye…
  • Arabasının o yeni kokusu geçer geçmez, heyecanını kaybetmeye…

Daha… Daha çok… Daha büyük… Daha fazla… diye diye istemeye başlıyor.

Etrafımızda olsun istediğimiz şeylerin güzelliği mi, yoksa insan doğasının bir türlü doymayan iştahı mı sebep bilmiyorum. Ancak ruhlarımız çok zor doyuyor…

Sanırım, ruhumuza iki çift etmemiz lazım ara ara hatırlamak için…

Senin olan güzeldir!

Adını, verdiğin sözün önüne ekleyebilir misin?

Sevdiğim biriyle konuşurken,  benim için yapabileceği bir şeyden bahsediyordu. “Söz mü?” diye sordum.  Adını kelimenin başına koyuverip rüzgar gibi söz verdi. Güldük. Çünkü biliyorum, söz veriyorum dediğinde yapar. İçimde en ufak bir kuşku, şüphe yok. Bu dünyanın en rahatlatıcı hissi…

Bir anda, bir çırpıda söyleniveren bu kısa cümlenin, sözün anlamı ne büyük…

Kaçımız yapabiliyoruz bunu hayatlarımızda? Hem kendimi, hem etrafımdakileri sorguladım.

Kaçımız, “Burcu sözü”, ” Ahmet sözü” v.s gibi isimlerimizi, verdiğimiz sözlerin başına ekleyebiliyor ve bunu tutacağımızı “adımız gibi” biliyoruz?

Ve kaçımız, ismimizi başına koyduğumuz sözleri gerçekten tutuyor ve tutmadığımız her sözün, sadece karşımızdakine değil, kendi ismimize, kendilik bilincimize zarar verdiğini biliyoruz?

Bir yerde okudum, sözler ” bebek” gibidir diyor. Başlangıcı kolay olan ama dünyaya getirmesi zor…

Organizasyonlar için de aynı şey geçerli. Bu günlerde sıkça, danışmanlık yaptığımız firmaların marka ve değer vaatleri ile ilgili çalışmalar yürütüyoruz. Markasını, verdiği sözlerle birleştiren bir organizasyonun, piyasada alamayacağı rekabet tepesi yok gibi geliyor bana….

Geçtiğimiz günlerde, Bursa Ekonomi Zirvesinde Muhtar Kent’in ” İyi marka, iyi tutulmuş bir sözdür” dediğini okumuştuk.

Şüphesiz ki dönüp tekrar bakmak gerek…

“Ben kendi adımı veya şirket olarak markamı, verdiğim sözün önüne koyabiliyor muyum, kendi adımla söz verdiğimde gerçek bir güven yaratıyor muyum?”

Asıl soru bu galiba…

 

 

 

 

Son Posta!

1.jpgGerçekten zamanımız yok mu?

Bugünlerde herkesin dilinde aynı sözcükler… Zamanım yok, çok çalışıyorum, işler çok yoğun… Kendimizi tekrar ediyoruz. Zamanımız hiç kimse,  hiç birşey ve en önemlisi kendimiz için “yok…”  Kimi zaman kendimi bu cümleleri söylerken buluyorum…

Aslında hepimiz için ortak birkaç nokta var bu “zamansız”lığı tetikleyen…

1. Odaklanmamak: İsveç çakısı gibi çalışıyoruz. Elimizde, kolumuzda onlarca karpuz… Çok işe bakıyor, çok işi yapıyor, çok şeyi aynı anda kotarmaya çalışıyoruz. Unuttuğumuz şey; en iyi bıçağın, ya da en iyi makasın sadece BIÇAK ve MAKAS olma görevini yaptığı… 20 tane bir metrelik kuyudan su çıkarmaya çalışıyoruz. Oysa su, 1 tane 20 metrelik kuyudan çıkıyor. Odaklanmak o kuyuyu bulmayı gerektiriyor ve o kuyuya inmeye sadık kalmayı…

2. Zaman/ Performans İkilisini Unutmak:  Saatlerce bilgisayar başında olmak; çok çalıştığımız, daha önemlisi ETKİLİ çalıştığımız anlamına gelmiyor ne yazık ki… Bugün yapılan araştırmalara göre, bir insanın iş başında rahatsız edilmeden çalışabilme süresi 10 dakikanın altında… Beynin sürekli bölünmesi, iletilen mesajların yoğunluğu ve aklımızı karıştırmak için bulunmaz bir fırsat olan sosyal medyanın varlığı sebebiyle, bilgisayar başında geçirilen saatlerin etkili olan bölümü ne yazık ki tahminimizin çok altında…

3. Aşk’sızlık: Bu başlık şaşırtıcı gelebilir. Ancak işimize karşı duyduğumuz “aşk” seviyesinin, sarf ettiğimiz zamansızlık ve mutsuzluk cümlelerini etkilediğini düşünüyorum. Kendime baktım ben cümleleri en çok ne zaman kuruyorum diye… Ne zaman ki o anda yaptığım projeye aşık değilim, o zaman yoruyor beni işler… O zaman saatler akmıyor, o zaman işler tutkuyla yürümüyor. Ama ne zaman ki projeme aşığım, o an iş değil üzerinde çalıştığım şey…Hobi belki… Nasıl ki sevgiliyle geçirilen her dakika, kıymetlidir, hiç bitmesin istenir ve heyecanla akar… İşte öyle etkiliyor aşk, yaptığımız işleri ve o zamanı nasıl geçirdiğimizi… Aşk’la yaptığım hiçbir işin sonunda yoruldum demedim, zamanım yok demedim… Kendime zaman ayırmak istiyorum demedim…

Odaklanmak istediğimiz alanları bulmak, zamanın niceliğinin değil niteliğinin önemli olduğunu fark etmek ve “aşk” la tutunabileceğimiz işleri yapmak…

2013’te zaman hepimiz için aşk’la geçsin… Sanıyorum bu üç başlığın içinden en önemlisi bu…

Gözde